Yazı parola korumalı. Yazıyı görmek için parolanızı girin:


Yedi sekiz yaşlarında kimi zaman yaramaz kimi zaman uslu bir çocuktum. Babam resmi bir kurumda çalışırdı. Bazen okul çıkışı onun yanına giderdim. Orda bir köşeye sığıntı gibi oturur; önüme bırakılan çayı sessiz sedasız içerdim. Diğer çalışanlar “Hoş geldin, İlyas!” ya da “Naber delikanlı?” gibi sorularla ilgi gösterirlerdi. Bazıları konuşmasa da bakışlarıyla utanmama neden olurdu. Tabi bu kadar nazar sıkılmama neden olurdu. Hala öyle sayılır… Bakışlar karşısında o kadar utanırdım ki oturduğum yerde adeta yerin dibine girerdim. İçtiğim çayın dilimi haşlayan sıcaklığını bile umursamadan yerimde oturur, domates gibi kızaran yüzümü yere dikerdim. Bakışlar azaldığında oturduğum sandalyede etrafı gözlemlemeye başlardım…

O zamanlar bazı çalışanların önünde bilgisayar; bazılarında ise daktilolar vardı. İşte bilgisayar hayranlığımın ilk tohumları o günlerde filizlenmeye başladı. Sadece daktiloda birkaç şey karalamama izin verirlerdi. Dokunmak istediğim ama bir türlü dokunamadığım o bilgisayarlara sadece imrenerek bakardım. Tabi şimdi değil imrenmek, bozulan onca klavyenin ardından bu kaçıncı klavye bu kaçıncı fare… Sayısını ben de bilmiyorum.

İşte o yaşlarımda her gün okul çıkışında gitmek isterdim babamın çalıştığı mekâna… Her defasında imrenerek bakardım o bilgisayarlara… Nasıl açılır nerden kapatılır? Ne işe yarar? Nasıl kullanılır? Kim neden kullanır? Niçin “bilgisayar” demişler? Bilgiyi saydığı için mi acaba? Böyle saçma sapan sorularla babamın kafasını şişirirdim. Çocuk işte… Belki “kompüter” deseler benim için hiçbir anlam ifade etmeyecekti. Ama “bilgisayar” bilgi ve saymak sözcüklerinden türüyordu ve zihnimde bir şeylerin şekillenmesini sağlıyordu. “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna bir çocuk “Profesör” diyorsa onun için “bilgi” önemli bir şey olsa gerekti.

İşte o masum bakışlı günahsız çocuğun gözünde bilgisayar, bilgi sayıyordu. Bilgiyi kendi belleğinde depoluyor; lazım olduğunda insanlara gösteriyordu. Bir nevi kitap işlevine sahip elektronik bir cihazdı. Gerçi şimdiki çocukların çoğu flash oyun oynamak için giriyor İnternet’e… Maalesef çocuklar ödev araştırmak bahanesiyle, çaktırmadan oyun oynuyorlar. Tabi onlara da hak veriyorum çünkü bilgisayarda oyun oynayarak çocukluğun hazzını yaşamaları gerekiyor. Ama bir şartla: Derslerini asla aksatmamalılar…

İlkokul yıllarımda okulumuza bilgisayar gönderilmişti. Ama hiç kimse kullanmayı bilmiyordu. Müdür muavininin odasında başköşeye koymuşlardı o bilgisayarı… Nasıl bir şey diye merak edip baktığımda sadece naylonla kaplı bir monitör görebiliyordum. Şimdi o bilgisayarlar parmaklarımın altında… O zamanlar ulaşılamaz bir cihazdı. Göz ucuyla görebilmek bile büyük bir başarıydı benim için… Şimdi o bilgisayarla İnternet’e bağlanıyor; bilgiye ulaşıyoruz. Doğru amaçlar için kullanan kişilere büyük bir nimet…

Ben ortaokul sıralarında iken biraz daha yaygınlaşmaya başlamıştı bilgisayar teknolojisi. Artık okullarda bilgisayar kullanabilen müdür muavinleri vardı. Seneler ilerlemeye devam ediyordu. Lise sıralarında iken bilgisayar çoğu eve girmişti. Tabi bizim ev istisna… Yaşadığım şehrin zengin iş adamları yirmi-otuz tane bilgisayar hediye etmişti okuduğum liseye… Ama okul idaresi o yıllarda bilgisayarları kullanmamıza izin vermemişti… Lakin liseden mezun olana kadar bilgisayar dersim hiç olmamıştı. Zaten okula hediye edilen bilgisayarları da hiç görememiştim. Kilitli kapısı istisna… Şimdilerde teknoloji o kadar hızlı gelişiyor ki o bilgisayarların turşusunu satsan para etmez.

Şimdiki çocuklar sahip oldukları imkânların değerini iyi bilmeli ve cihazların kullanımına özen göstermelidir. Artık öğrencilerin okullarda bilgisayarlardan en iyi şekilde faydalanmasına izin veren anlayışlı idareciler ve bu konuda öğrencilere rehberlik eden iyi niyetli öğretmenler var. Keşke bizim zamanımızda da böyle olsaydı diyorum bazen…

Yıllar önce ÖSS tercihlerimi yaparken üniversiteleri İnternet’te araştırmak istemiştim. İlk defa o zamanlar İnternet kafeye gitmiştim. Klavyede bir harf bulabilmek için nerdeyse bir dakika uğraşmıştım. Fareyi kullanmayı bile bilmiyordum. Tüm bunları etrafta kimseye çaktırmadan yapıyordum. Bilgisayar hususunda ne kadar deneyimsiz olduğumu biliyordum ama pes etmek yoktu… İlk deneme başarısız olduktan sonra kimseye çaktırmadan, işini halletmiş bir müşteri edasıyla ücretimi ödeyip çıkmıştım İnternet kafeden… Oysaki işimi halledememiş olmanın verdiği bir üzüntüyle o işin üzerine daha çok gitmeye karar vermiştim…

İşte bilgisayar hayranlığım böyle başlamıştı.

2002′de başlayan beş yıllık üniversite hayatım boyunca boş vaktimi genellikle kampüsteki Linux makinelerle uğraşarak geçirdim. O süreç boyunca hem Linux komutlarını öğrendim hem de web tasarımla uğraştım. Amatörlükten profesyonelliğe geçiş yaptığım yıl tam olarak 2006 yazında olmuştu. 100.000′e yakın üyesi olan büyük bir sitenin temelini o yıllarda attım.

2005 yılında Google Adsense ortağı olarak İnternet üzerinden reklam yayıncılığına başladım. Üniversitede son iki yılımda reklam yayıncılığından az da olsa gelir edebilmiştim. 2006 yılında “shared” sunucularda çalıştım. 2007 yılında kendi imkanlarımla ilk defa Amerika’da Hopone veri merkezlerinde barındırılan bir Linux makine kiraladım. Kendi tasarladığım siteleri, Linux işletim sistemi kullanan o makinede barındırarak yayın yapmaya başladım. O yıllarda makine giderlerini Adsense ortaklığımla karşılamaya çalıştım. 2008 yılında küresel kriz nedeniyle doların yükselmesi üzerine Almanya’dan kiraladığım Linux makineye geçiş yaptım. Aynı yıl içerisinde Almanya Serverloft sunucularının elimdeki veritabanlarını kaldıracak düzeyde olmaması nedeniyle tüm siteleri Almanya Netdirekt’te yeni bir Linux makineye taşıdım. Maalesef olumsuzluklar üst üste geliyordu. 2009 yılı Şubat ayında yeni sunucumuzda bir aydan daha kısa bir süre arkadaşlarla amatör olarak online radyo hizmeti verdik. Aynı süre zarfında sitelerin çok fazla ziyaretçi alması nedeniyle sabit disk hata verdi. 2009′un Mart ayında euro ve doların da artış göstermesi ve aylık 200 dolardan fazla masraf yapıyor olmam nedeniyle 93.000 üyesi olan büyük bir siteyi kapatarak Almanya’daki Linux makinemi de boşalttım. Şimdilerde sitelerle pek haşır neşir olmamakla birlikte kurduğum birçok sitenin yönetimini arkadaşlarıma devretmiş bulunmaktayım. Artık kitap okumanın hazzını yaşıyorum. Kafam rahat…

Elimin altında yedi senedir kullandığım bir masaüstü bilgisayar, bir tane de geçen sene aldığım dizüstü var. Sonrası zaten malum… Q klavyeye bakmadan yazabilmek… Sekiz yıllık bir tecrübe… Belki de en önemlisi web sitesi tasarlayabilmek… Kim bilir çocukken bu imkânlara sahip olsaydım bilgisayar konusunda bilgim ve yeteneğim daha fazla olurdu… Sayısalcı olsaydım kesinlikle bilgisayar mühendisliğini seçerdim. Lakin sözelciyim ama kafa yine de iyi basıyor bu işlere… Nitekim yeteneklerimin web tasarım ve sunucu yönetimi konusunda gelişmiş olması, İngilizceyi iyi biliyor olmamdan ve hayal gücümün zenginliğinden kaynaklanıyor…

Şu sözleri asla unutamıyorum: “Bilmediklerimi ayağımın altına alsaydım başım göğe değerdi.” Bilginin ve öğrenmenin sınırı yoktur. Asla çok bildiğimi iddia etmiyorum çünkü öğrenmem gereken o kadar çok şey var ki…

Okumaya, araştırmaya ve öğrenmeye devam inşallah…

Sevgiyle kalın…

Geçmişten günümüze bir kaç hatıra…

Zile’de eski ahşap bir evde doğmuşum.. Altı yaşıma kadar çocukluğum o evde geçti..

İşte o evden hayal meyal hatırladıklarım…

Evin içinde yarış yapan irili ufaklı korkunç fareler..

Elinde maşa, fareleri yakalamaya çalışan annem..

Tahta merdivenler.. Gıcırdayan zemin.. Yere serilmiş eski püskü birkaç kilim..

Odanın bir ucunda siyah beyaz bir televizyon..

Sabahları horoz ve köpek sesleri…

Bahçede bana dikleşen horoz..

Küspe ve tezek kokusu…

Baharda rengarenk açan güller, sarmaşıklar..

Cıvıl cıvıl öten kuşlar…

Bahar aylarında bahçede resim yapan ressam babam..

Ev sahibinin yanına yaklaştırmadığı elma ağaçları..

Üzerinde yalın ayak koştuğum toprak..

Bir tekerleği yamuk üç tekerlekli bisikletim..

Arkadaşlarım..

Kirayı istemek için kapımıza dayanan ev sahibi…

Altı yaşımda başka bir eve taşındık..

Arkadaşlarından ayrılmış bir çocuğun psikolojisini hemen herkes bilir.. Öyle ki yeni eve taşındığımızda bir hafta ağlayıp sızlamıştım.. Fazla sürmedi, mahalledeki yeni arkadaşlarıma alıştım..

Bizim mahallede her evin bahçesi vardı.. Bahçeler oldukça büyük, yemyeşil ağaçlarla kaplıydı. Arkadaşlarla bahçeden bahçeye atlar, çukur kazar, çadır kurar, ağaçlara tırmanırdık.. Akşamları saklambaç, yakan top oynar; komşuların zilini çalar kaçardık.. Gündüzleri misket, dokuz aylık oynar; başka mahallenin veletleriyle kavga ederdik.. Bizim sokaktan geçen çocukları kovalardık… Rahmetli komşumuzun (nur içinde yatsın) bahçesinden topladığımız ayvaları pazarda satar, para kazanırdık…

Hele hiç unutamam bir türlü uçurtamadığımız o uçurtmayı.. Saatlerce rüzgarın gelmesini beklerdik.. Koşardık koşuşurduk.. Ama bir türlü uçmazdı bizim uçurtma…

Sadece oynamazdık… Çalışırdık da…

Okul harçlığı için pazarda ayran satar, arabacılık yapardım.. Küçücük boyumla onlarca kiloyu el arabasıyla bir kilometre mesafeye taşıdığımı bilirim.. Artık hamballık mı dersiniz ne dersiniz bilmem.. O yıllarda okulda simit satışlarından sorumluydum.. İşte çocukluğumun o dönemi benim için çok faydalı ve eğlenceliydi.. Çalışıp para kazanmayı seviyordum.. Elimden çok iş geliyordu..

İlkokul beşte çok başarılı olmama rağmen bizimkiler, Anadolu Lisesi sınavlarına girmemi istememişti.. Öğretmenim sınava girmemi çok istiyordu ama annem istememişti.. Anneme neden diye sorduğumda yabancı dille eğitim veren bir okulda “Elin ecnebi dilini öğrenip ne yapacan, oğlum?” demişti.. Nerden bilsin bir gün o ecnebi dilini öğreteceğimi, İngilizce öğretmeni olacağımı…

Ayran sattığım günleri saymazsak ilk iş tecrübem, on yaşımda çay ocağında başladı.. Garsonluk yapıyordum.. Tepsi olmadan içi çay dolu dört bardağı ve şekerliği aynı anda taşıyabiliyordum.. Ben işi iyice öğrendikten sonra, bizim usta işten kaytarmaya başladı.. Çay ocağını bana bırakıp evine giderdi.. Henüz on yaşımdaydım ve tek başıma yirmi otuz dükkana çay servisi yapan bir yeri işletiyordum.. Bir tarafta ocakta çay demliyor, diğer taraftan esnafa servis yapıyordum.. O zamanın parasıyla bizim usta günlük 180.000 TL (30 çay parası) veriyordu bana..Ama ücretten memnun olmadığım için bir sonraki yaz orda çalışmadım..

Gelelim kitaplarla olan ilişkime…

Çocukken evin bir odası tamamen kitaplarla doluydu.. Binlerce kitabın yer aldığı bu kütüphanede canım sıkıldığında bir şeyler okurdum.. En çok da tarih kitapları hoşuma giderdi…

Şimdilerde bakıyorum da bizimkiler o kitapların bir kısmını tavan altına kaldırmışlar.. Anneme bazen sinirlendiğimde “kitap düşmanı” diye çıkışırdım.. Yüzlerce sayıdan oluşan dergiler yakılır mı hiç? Neymiş efendim; o dergilerin hepsini okumuşuz, artık işimize yaramazmış.. Evde çok yer kaplıyormuş.. İşte o dergiler kalorifer kazanında yandı, kül oldu; ozon tabakasını delmek üzere atmosfere karıştı… Ama annem eskiden olduğu gibi davranmıyor… Şimdi o da kitaplara ilgi gösteriyor nedense…

Birkaç cümle de ortaokul yıllarımdan bahsedeyim..

O yıllarda okulun beş yüz metre ötesinde Hüseyin Gazi Tepesine çıkardık arkadaşlarla.. Tepenin zirvesinde bir ağaç vardı.. O ağaç bizim için çok değerliydi.. Üzeri dümdüz ve geniş dalları yanlara doğru uzuyordu.. Üzerine çıkması da bir o kadar rahattı.. Oturup doğaya daldığım o ağacı şimdi çok özledim.. Üzerinde namaz kılmaya çalışmıştım ama bunu başaramayınca son çare olarak ezan okumuştum avazım çıktığı kadar..

Şimdi o günleri o kadar çok özlüyorum ki…

……….

Sevgiyle kalın…


İlyas Canbay

Yazı parola korumalı. Yazıyı görmek için parolanızı girin: